2 Aralık 2014 Salı

Tasavvufta yeme içme kültürü ve sofra adabı; "Derviş Sofraları"



1959 yılında Gümüşhane’de doğan ve ODTÜ Kimya Bölümü’nü bitirdikten sonra çeşitli şirketlerde yönetici olarak çalışıp 2001’de kendisini yemek kültürüne adayan Sahrap Soysal, "Derviş Sofraları" adını verdiği 400 sayfalık kitabında Mevlevi, Alevi Bektaşi ve Ahi yemeklerini tanıtıyor.

Kitap, Kaygusuz Abdal’ın uzun “Yeme İçme Destanı” ile başlıyor, tasavvuf ve geçmişteki tarikatlar ile Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işlevleri konusunda kısa tanıtım ile devam ediyor.

Sonra, geniş kapsamlı tasavvuf erbabının yeme içme kültürü ve adabı incelenip, çorbalar, et yemekleri, pilavlar, tatlı ve helvalar ile hoşaflar, tekke yemekleri kültüründe yer alma şekliyle inceleniyor. Daha sonra da kitabın en geniş kapsamlı bölümü olan yemek tarifleri bulunuyor.

Yemek tarifleri bölümünde bamya çorbasından Mevlevi sütlacına, Belh Özbek pilavından Baklava Sufi’ye kadar 63 Mevlevi yemeği tarifi var. Ovmaç çorbasından pekmezli hasudaya, şaştım aşı yemeğinden cevizli yumurta tatlısına kadar da 17 Ahi yemeği tarifi bulunuyor. Tavuklu Bektaşi pilavından Pohut tatlısına, tahinli haşhaşlı kömbeden ekmek helvasına kadar da 63 Alevi Bektaşi yemeğinin tarifi var. Yani toplamda 143 yemeğin tarifi kitapta yer alıyor. Tarifler arasında da Mevlana’dan Yunus Emre’ye kadar birçok güzel deyiş yer alıyor.

Sen canı da bir bil, bedeni de
Yalnız sayıda çoktur onlar alabildiğince
Hani bademler gibi, bademler gibi
Ama hepsindeki yağ bir
Hz. Mevlana

Derviş Sofraları Kitabından, Tasavvuftaki Yeme-İçme Kültürüne Ait Bazı Hususlar: 

- Meyve hamken dala tutunur, tıpkı dünya malına yapışmış ham insan gibi; olgun meyve kendin bırakır yere, tıpkı dünya malında gözü olmayan olgun insan gibi…

- Ahi Evran’ın kurduğu Anadolu’daki bir esnaf örgütlenmesi olan ve tasavvufi bir nitelik taşıyan Ahi toplantılarında, uzun ve soğuk geçen kış toplantılarında sohbet ve oyun oynanırdı. Özellikle helva sohbetleri meşhurdu. Bu toplantılarda hindi dolması, börek, gözleme gibi yiyeceklerin yanında baklava, revani, kaymaklı kayısı tatlıları yenir, şerbet ve boza içilirdi. Helva olarak çoğunlukla gaziler helvası veya sütlü irmik helvası yenirdi.

- Ahilik geleneğinin çeşitli uzantıları oldukça azalarak da olsa birçok yerde değişik isimlerle devam etmektedir. Kütahya ve Çankırı’da yaren teşkilatı, Ankara’da delikanlı teşkilatı, Antalya’da keyif (gezmesi), Kastamonu’da erfane, Tokat ve Şanlıurfa’da sıra gezme…vb.

- Kütahya’nın Gediz ilçesindeki “yarenlik” teşkilatı toplandığında, önce sütlü ya da yoğurtlu bir çorba yenir. Arkasından hindi kızartması veya dolması ile su böreği yenir. Ağız değiştirmek için yenen helva ya da höşmerimden sonra bol limonlu bamya, pilav ve hoşafla yemek sona erer. Gecenin ilerleyen saatlerinde sazlar çalınıp türküler söylenir ve oyunlar oynanır. Geç vakit helva ve kabak tatlısı yenir.

- Ceviz ve badem gibi kuru yemişlerin sert kabuğu, şeriatı; içleri hakikati; ince zarı da tarikatı temsil etmektedir…

- Tekkelerde sofraya ilk olarak tuz, ekmek ve su getirilirdi. Tuz dengeyi simgelerdi, aynı zamanda adalet ve faziletin işaretiydi. Adalet ve fazilet olmadan nefsi eğitmek, insanı kamil mertebesine ulaşmak mümkün değildir. Yalnızca kamil insanın hareketleri ölçülüdür, dengesini bulmuştur. Aynı şekilde tuz da yemeğe katıldığında ona tadını kazandırır ve yemek de ölçülü bir lezzete kavuşur.

- Ahilikte yola girecek olan kişiye tuzlu su içirilerek öğütte bulunulurdu. Çünkü Ahi inancına göre tuz, kalpteki hiddet ile inadı yok eder, su ise kin ve hasedi söndürürdü. Aynı geleneğe göre bir başkasıyla tuz-ekmek yemek, onunla sözleşmek, akitleşmek demekti.

- Helva ve pilav, hemen hemen bütün tasavvufi topluluklarda özel önem verilen yiyeceklerdendi. Helva pişirme adetinin Adem Peygamber’den kaldığına inanılır. Cennetten kovulduktan sonra suçunu kabul edip tövbe eden Adem Peygamber, tövbesi kabul edilince şükran yemeği olarak helva yapmıştır. Günümüzde de helva yapıldığında komşulara dağıtma ve mümkünse birçok kişiyle birlikte helva yeme geleneği yaygındır. Pilav kâsesine beraber kaşık sallamak, birliğin ve bir olmanın bir ifadesi olarak görülürdü.


YEMEKLERDEN TARİFLER

NOKUL (AHİ YEMEĞİ)

Malzemeler: 1 su bardağı ılık süt, 1 su bardağı yoğurt, 1 su bardağı eritilmiş margarin, 1 tane yumurta, 1 paket kabartma tozu, 1 çay kaşığı tuz, alabildiğince un.

Yapılışı: Derin bir kabın içine ılık sütü, yoğurdu ve eritilip ılıtılmış yağı koyun, yumurtayı kırıp kabartma tozunu ve tuzu ilave edin. Unu azar azar üzerine serperek yoğurmaya başlayın. Kulak memesi kıvamında ve elinize yapışmayacak bir hamur elde ettiğinizde hamuru toplayın. Unlanmış tezgáhın üzerine koyun. İki avucunuzla hamuru yuvarlayıp uzatarak 4-5 santim çapında rulo haline getirin. Üzerine hafifçe bastırın. Ve keskin bir bıçakla hamuru 4-5 santim genişliğinde kesin. Bu arada fırın tepsisini yağlayın veya fırın káğıdını serin. Hazırladığınız hamurları aralıklı olarak dizin. Üzerine çatalı batırıp şekil verin. Fırını 180 derece alt-üst konumuna getirip 5 dakika ısıtın. Sıcak fırında en az 40 dakika kenarları hafif kahverengi oluncaya kadar pişirip çıkartın.

GALACOŞ (ALEVİ BEKTAŞİ YEMEĞİ)

Malzemeleri: 2 tane tandır ekmeği ya da bazlama veya yarım somun ekmek, 2 su bardağı yeşil mercimek, 2 su bardağı süzme yoğurt, 2 su bardağı ılık su, 2 tane orta boy kuru soğan, 2 diş sarmısak, 100 gram tereyağı, 2 çay kaşığı tuz.

Yapılışı: Mercimeğin üzerine çok az çıkacak kadar su koyup iyice yumuşayıncaya kadar haşlayın. Süzüp bir kenarda bekletin. Süzme yoğurdu, 2 su bardağı ılık su ile karıştırarak ayran kıvamına getirin. Üzerine dövülmüş sarmısak ekleyip karıştırın. Tereyağını tavaya koyup üzerine incecik kıydığınız soğanı ilave edin. Sararıncaya kadar kavurun. Üzerine tuz serpip 2-3 dakika daha kavurmaya devam edin. Bu karışın üzerine 1 su bardağı su ekleyip kısık ateşte soğanlar iyice yumuşayıncaya kadar pişirin. Diğer tarafından ekmekleri kuşbaşı şeklinde doğrayıp fırında iyice kuruyuncaya kadar kızartın. Soğuyunca da yuvarlak veya kare cam bir kaba yan yana dizin. Üzerine sarmısaklı yoğurdu gezdirin. Haşlayıp süzdüğünüz mercimeği de üzerine ekleyin. En üste tereyağlı soğanı gezdirip servis yapın.

BAMYA ÇORBASI (MEVLEVİ YEMEĞİ)

Malzemeleri: 250 gram kuru çiçek bamya, 250-300 gram kuşbaşı kuzu eti, 50 gram tereyağı, 2 tane orta boy kuru soğan, 8-10 bardak sıcak su, 1 çay kaşığı tuz, 1 sıkım limon (1 kahve fincanı koruk suyu).

Yapılışı: Bamyaları temiz bir bezin arasına alıp tüylerinin dökülmesi için ovun. Tuzlu suda yumuşayıncaya kadar haşladıktan sonra suyunu süzüp iplerini çıkartın. Eti ve tereyağını orta boy tencereye koyup en az 5-6 dakika kavurun. Sonra sıcak suyu ekleyip tencerenin kapağını kapatın. Et yumuşayıncaya kadar en az 30 dakika pişirip tuz atın. Bamyaları ve koruk suyunu etin üzerine aktarın. Çorba kaynayınca ocağın altını kısın. Kısık ateşte bamya yumuşayıncaya kadar 20-30 dakika pişirdikten sonra ocaktan alın ve servis yapın.

                                                   Alevî-Bektaşî yemekleri

Akşam aşı 
Ayva dolması
Dut çullaması
Hingel
Katmer
Kaygana
Babuko
Kavut



Mevlevî yemekleri

Bamya çorbası
Beyaz yahni
Bademli un helvası
Ciğer çorbası
Ballı tarçınlı revani
Pırasa kalyesi
Vişne hoşafı
Gül şerbeti


Ahi yemekleri

Ayranlı çorba (katıklı çorba)
Ehlibilir un kurabiyesi
Höşmerim
Kızılcık şerbeti
Kuru üzüm hoşafı
Nokul
Sütlü çorba
Şaştım aşı




17 Kasım 2014 Pazartesi

Taze havuç suyu içenler 'unutkanlık'tan kurtuluyor, 'kanser'den korunuyor!




Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, sevdiğimiz her şeyin ama her şeyin bir dili var... Siz onları tüketirken duygularını hissediyor musunuz? Doğal mı yapay mı, doğru mu yalan mı, dost mu düşman mı, helal mi haram mı, faydalı mı zararlı mı diye düşünüyor musunuz? Sevgiyle ve şefkatle mi karşılıyorsunuz doğal ihtiyaçlarınızı, yoksa telaş ve koşuşturmaca halinde duygusuzca mı?

Mutsuz ve hastalıklı hayatların başlıca sebebinin beslenme olduğunu artık hepimiz biliyoruz! Peki beslenmenin sadece yemek yemek olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hazırladığımız yemek ve sofrada, görüntü ve malzemeler kadar içine kattığımız sevginin en kıymetli şifa olduğunu unutmayalım!

Bitkiler kökü, gövdesi, yaprağı, tohumu, çiçeği ile birer mucize… Hem insanlar, hem de hayvanlar için, her türlü şifa onlarda!

İşte size helalinden bir tabiat harikası… Kökü, yaprağı, tohumu, çiçeği ile havuç, günlük hayatımız için tam bir can simidi!

Sinirleri rahatlatıyor, unutkanlık şikayetlerini ortadan kaldırıyor, afrodizyak etkisiyle güç ve enerji vererek mutluluk kaynağı oluyor, kanser hastalıklarına karşı koruyor, kalbin dostu, midenin rahatlatıcı merhemi, sindirim sisteminin doğal temizlik makinası, gözlerin ilacı, cildin güzellik kaynağı… HAVUÇ

Kökleri sebze olarak yenilen iki yıllık, otsu bir kültür bitkisi olan havucu, oluklu gövdesi ve dereotununkine benzeyen ince yaprakları ile akıllı tavşanlar çoktan keşfetmiş! Çiçekleri beyaz ve pembe renkli, meyveleri (tohumlar) ise uzunca (2-4mm uzunlukla) yumurta biçimindedir.

Düzenli havuç yiyen kardiyolog ve onkolog tanımıyor!
Günde sedece üç havuç yemek sizi hem kardiyologdan hem de onkologdan uzak tutmaya yetebilir.
ABD’de yapılan araştırmalar neticesinde; Akciğer, Ağız, Gırtlak, Mide, Bağırsak, Mesane, Prostat ve Göğüs kanseri gibi birçok kanser çeşidine yakalanma riskini azaltabilir!
Paris Tıp Fakültesi eski dekanlarından Prof. Dr. Binet’nin çalışmaları havucun kandaki alyuvarları çoğalttığını, aynı zamanda kanın cinsini ıslah ettiğini göstermiştir. 1960 yılında Sovyet doktorlarının yaptığı araştırmalar da havucun damarların genişlemesine yardımcı olduğunu ortaya koymuştur.

Yemeklerden önce havuç salatası, sindirim sistemin doğal temizlik makinası
Dr. Hensen öksürüğe ve uykusuzluğa karşı havucu tavsiye etmektedir. Havuç gençlik kaynağıdır ve “dört harika”dan biridir. (Öbür harikalar limon, sarımsak ve kekiktir). Havuç sindirimi kolaylaştırdığı için tahıl ve kuru sebzelerle birlikte yenmelidir. Ayrıca tüm sindirim sistemini temizlediğinden, yemeklerden önce çiğ havuç salatası yenmesi tavsiye edilir.
Bu sebzenin yalnız kendisi değil, körpe yaprakları ve tohumu da kullanılır. Yapraklarında bol miktarda kalsiyum vardır. (Bunları çöpe atmamalı, günlük salatalara katmalı!)

Havucun faydaları
Havucun özelliği bileşimindeki karoten yani provitamin A’dır. Bu vitaminin eksikliğinde gece görmek güçleşir, cilt kurur, yüzde zamansız çizgiler belirir, koku alma duyusu zayıflar. Mide özsuyu eksikliği, ağızda kuruluk, saçta kuruluk ve kırılma gibi belirtiler de olasılıkla A vitamini eksikliğinden meydana gelir. Günde 1 bardak havuç içmekle bütün bu rahatsızlıklar ortadan kalkar.

Havuç ayrıca sinir sistemi için gerekli olan B1, B2 ve C vitaminlerini de içerir. Karaciğer-safra kesesi yetersizliğinde özellikle havuç tavsiye edilir. Gut hastalığından yakınanlar ve romatizmalılar da bu sebzeden yararlanabilirler.

Çiğ havuç rendesi (püre halinde) yanıklara ve abselere iyi gelir. Dişleri yeni çıkmakta olan bebekler çiğ havucu (çubuk halinde kesilmiş) emzik gibi çiğnediklerinde dişlerin çıkması kolaylaşır. Havuç nefes darlığına da yararlıdır.
Hamile bayanların bol miktarda havuç yemesi tavsiye edilir.

Bebekler için anne sütünden sonra en kıymetli besin havuçtur.

Emziren kadınların sütünü çoğaltır ve zenginleştirir. Anne ve bebeğin dişlerini kuvvetlendirir, görme gücünü artırır. Yanıkları, dış ve iç yaraları iyileştirir.

Havuç, düzenli olarak yenildiğinde, sigara içen kişileri de içermek üzere, bedenin akciğer kanserine yakalanma riskini aza indirgemektedir.

Ayrıca havucu sık ve bol tüketen kişilerin gırtlak, mesane, rahim, kalınbağırsak, prostat ve yemek borusu kanserlerine yakalanma riski yüzde 50, menopoz dönemi sonrası kadınlarda göğüs kanserine yakalanma riskinin de yüzde 20 oranında azaldığı yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Havuç aynı zamanda börek beyin ve kalp damarlarının düzenli çalışmasına yardımcı olur.
Hücrelerin canlanmasında ve çoğalmasında olumlu etkisi vardır. Karaciğerin safra salgılamasına ve kolesterolü dengelemesine yardım eder. Bağırsakları çalıştırır, yara ve iltihabını çabucak iyileştirir. Sarılığa, ergenlik sivilcesine, ses kısıklığına iyi gelir.

Düşük bir (35) glisemik endeksine sahiptir. Bu sebeple zayıflamak isteyenler ve şeker hastalarının yiyebileceği bir gıdadır. Ancak çiğ olarak tüketilmelidir, rendelenerek salata şeklinde tüketilebilir.
Havuç olgunlaştıkça şeker oranı da azalır. Havucun kendine has rengi ne kadar güçlü ise içerdiği beta-karoten maddesi de o kadar fazla olmaktadır.

Tohumu nelere iyi gelir?
Havucun tohumları da çok kıymetlidir. Mide ve bağırsak gazlarını giderir, idrarı söktürür, böbrek ve mesane taşlarını düşürür, kurt düşürücü özelliği vardır, regl düzenleyicidir, hidrofiz hastalığına (karında su toplanması) iyi gelir, afrodizyak etkilidir. Havuç tohumu; Sabit yağ, rezin ve yüzde 0,5-1,6 uçucu yağ içermektedir.
Tohumlarından yüzde 5 oranın da yapılan çay günde 2-3 bardak içilebilir.

Meyvelerin dövülmesi veya öğütülmesi ile elde edilen toz, az miktarda su ile karıştırılıp hap halinde günde 1-3 gr. alınabilir.

Havuç tohumlarına Diyabakır yöresinde yeregeçen, keşür, Erzurum yöresinde ise pörçüklü isimleri verilmektedir.

100 gr. havuçta hangi vitamin ve minerellar var?
kalori
30-40
protein
1,1 gr.
karbonhidrat
9,7 gr.
kolesterol
0
yağ
0,2 gr.
lif
1 gr.
fosfor
36 mgr.
kalsiyum
37 mgr.
demir
0,7 gr.
sodyum
47 mgr.
potasyum
341 mgr.
magnezyum
23 mgr.
A vitamini
8.115-13.500
B1 vitamini
0,06 mgr.
B2 vitamini
0,05 mgr.
B3 vitamini
0,6 mgr.
B6 vitamini
0,15 mgr.
folik asit
7,6 mcfr.
C vitamini
6-8 mgr.
E vitamini
0,6 mgr.

Taze sıkılmış havuç suyunda bulunan etkin maddelerin özellikleri
ÖzellikEtkin madde adedi
akneye karşı16
alzheimere karşı17
antioksidan21
damar genişletici19
damarsertliğine karşı13
deri enflamasyonuna karşı10
enflamasyona karşı24
kolesterol düşürücü12
mantar yok edici17
mutasyona karşı14
nitrosamin oluşumuna karşı8
östrojen artırıcı8
rahatlatıcı, dinlendirici19
sperm artırıcı4
triglyseride karşı5
uv-ışığına karşı filitre7
ülsere karşı8

Havuç suyu içerken dikkat edilmesi gerekenler
Uzmanların açıklamalarına göre: A vitamini yağda çözünen bir vitamindir. Havuç suyunu doğrudan içtiğimiz takdirde içerdiği A vitamininden tam anlamıyla istifade edemeyiz. İçerdiği A vitaminini büyük bir oranda vücudumuza kazandırmak istiyorsak, bu takdirde bir bardak havuç suyunun içerisine iki-üç damla saf zeytinyağı damlatmamız gerekir.

A ve E vitamini hücre içerisinde denge halinde bulunur. Fazla alınan E vitamini yorgunluk yapar. Bundan dolayı çok fazla E vitaminin alınması demek, hücrelerden A vitaminin atılması demektir. Aynı şekilde çok fazla A vitaminin kullanılması demek hücre içindeki E vitaminin belirli oranda dışarı atılmasına neden olur. Bu da, hücre içindeki E vitaminin belirli oranda dışarı atılmasına neden olur. Bu da hücre içindeki A ve E vitamin dengesinin bozulması anlamına gelir.

Prof. Maranki’den Reflü ve Ülser için reçete
Havuç midedeki ülserli kısımların iyileşmesini sağlar. Reflü ve ülser şikayeti olanlar sabah ve akşam birer çay bardağı taze sıkılmış havuç tüketirlerse tedaviye yardımcı olur.
(Günde iki çay bardağından fazla tüketilmemelidir.) 

Prof. Saraçoğlu’ndan “Unutkanlığa” ve “Alzheimer”e karşı havuç kürü
Üç ay boyunca hergün, akşam yemeğinden iki saat sonra taze sıkılmış ve içine iki-üç damla saf zeytinyağı damlatılmış bir bardak havuç suyu içilerek uygulanacaktır.

Üç ay tamamlandıktan sonra haftada en fazla 2-3 defa yine aynı uygulamaya devam etmek gerekir.
Havuç suyu içtikten sonra başka bir şey içmemeye özen gösteriniz, her gün akşam taze olarak hazırlanması ve fazla bekletilmeden tüketilmesi gerekir.

Bu uygulama aynı zamanda akciğer ve deri kanserine ve de kalp krizine karşı da bir önleyicidir. Tavsiye edilen kür ile havucun diğer bütün etkin maddelerinden de faydalanıyorsunuz.

Dikkat: Piyasada hazır satılan havuç sularını tercih etmeyiniz! Pazar veya marketten alırken ona dokunup tazeliğini hissedin, size şifalı geleceğine inanın…

Havuç seçmenin püf noktaları
Kök kısmının taze, çürümemiş olmasına,
uç kısmının sivri değil, yuvarlak başlı olmasına,
eğri büğrü ve çok iri değil, düzgün gelişmiş orta boylu olmasına,
yeşil ve ham değil, olgunlaşmış olmasına,
yumuşak ve ölüşmüş değil, sert ve gevrek olmasına,
bir de ıslatılmamış veya buzhaneye girmemiş olmasına dikkat ediniz!


Kaynaklar:
İlaç yiyecekler/ Dr. Earl Mindell
Bitkisel Protein ile Dengeli Beslenme/ Müheyya İzer
Kozmik Bilim Işında Şifalı Bitkiler/ Prof. Dr. Ahmet Maranki –Elmas Maranki
Bitkilerle Tedavi/ Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu
Türkiye’de Bitkiler ile Tedavi/ Prof. Dr. Turhan Baytop
Gerçek Tıp/ Dr. Aidin Salih
Sağlıklı Beslenme/ Doç.Dr. Sefa Saygılı-Dr. Ali Akben-Dr. Özer Odabaşı

kaynak: iyibilgi.com - nihal doğan

www.purneva.com  

10 Kasım 2014 Pazartesi

KUŞBURNU ŞURUBU



Malzemeler:

500 gr kuşburnu
2 lt içme suyu
Yarım kutu (1 çay kaşığı) safran
5 çay kaşığı aspir

Hazırlanışı:

- 500 gr kuşburnu 2.5 lt suda akşamdan ıslatın, (Kuşburnu sert bir meyve olduğu için bu şekilde bekletmek içeriğindeki vitaminleri öldürmeden kullanabilmeyi sağlar.)

- Ertesi gün aynı su içinde kuşburnu meyvelerini 20 dk kaynatın,

- Kaynama sonunda ateş söndürüp ve 1 çay kaşığı safran 5 çay kaşığı aspir ekleyin,

- Soğuyunca kuşburnu tanelerini ezerek süzün,

- Elde edilen şurup 5 gün kadar bozulmadan buzdolabında muhafaza edilebilir. Daha uzun muhafaza etmek isterseniz içine bal veya pekmez ekleyebilirsiniz,

KULLANIMI:

Şurubu çay demi gibi, biraz sıcak su ile karıştırarak sıcak çay şeklinde veya soğuk su ekleyerek soğuk bir şurup olarak tüketebilirsiniz.


Kuşburnu meyvesi içeriğinde bol miktarda C vitamini (turunçgiller, limon ve greyfurtu geride bırakacak kadar), B1, B2, E ve K vitaminleri; potasyum, kalsiyum, çinko, demir, sodyum ve magnezyum bulundurmaktadır.

Bu özellikleri ile kuşburnu dokuların yenilenmesinde, bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde, kan üretiminin düzenlenmesinde, kanserli hücre oluşumunun engellenmesinde oldukça etkilidir. Dokuların yenilenmesine yardımcı olduğu için cildin gençleşmesine, güzelleşmesine ve büyüme çağındaki çocukların gelişimine yardımcı olur.

Kuşburnu içeriğindeki demir sayesinde kan üretimini de düzenler. Kanda pıhtılaşmayı engeller, tansiyon dengelemede etkilidir. Mideye ve yaraların tedavisine iyi gelir.

Kuşburnu böbrek üstü bezlerinin çalışmasına etki eder, hormonları düzenler, böylece ruh hali üzerinde olumlu etki oluşturur.

Eski tıpta halk hekimleri tarafından hastalara mutlaka tavsiye edilen kuşburnunun böbrek taşları ve iltihaplanmalar üzerinde tedavi edici etkisinin olduğu düşünülmekteydi.

Tarifini vereceğimiz kuşburnu şurubunda safran ve aspir de olacak. Aspir, yalancı safran olarak biliniyor. Özellikle göğüs ve prostat kanserine karşı koruyucu etkisi kanıtlanan aspir, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, müshil etkisi ile kabızlığa iyi gelir, yağ dokularını kas ve enerjiye çevirir böylece fazla yağların yakılmasına yardımcı olur.  Kan dolaşımını düzenler, kanda pıhtılaşmayı engeller. Kemikleri kuvvetlendirir.


Şurup içinde kullanılan bir diğer şifalı bitki ise safran. Safran kanserli hücre oluşumunu engeliyor ve bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor. Safran aynı zamanda kolestrol ve romatizmal ağrılara da iyi gelir. Ruhu rahatlatır, depresyonu hafifletir. Rahim kaslarını gevşetici etkisinden ötürü hamilelerde kullanılması tavsiye edilmez.

kaynak; sademutfak.com

www.purneva.com  

5 Kasım 2014 Çarşamba

KIŞ ŞERBETİ




Osmanlı Mutfağının en kıymetli ikramlarından biri şerbetleridir hiç şüphesiz. Osmanlı Mutfağında çok önemli yere sahip olan bu içecekler tüketilen gıdaların hazmını kolaylaştırmak, mideyi rahatlatmak, vücutta oluşabilecek gıda kalıntılarını arındırmak, vücudu ısıtmak veya serinletmek gibi pek çok amaca hizmet etmektedir.

Tarifini paylaşacağımız bu şerbet kış için özel hazırlanan, kışın yenen ağır ve baharatlı gıdaların sindirimine yardımcı olan, mideyi ısıtan özel bir tarif.


Malzemeler:
Kakule 15 gram
Zencefil-Tarçın 20′şer gram
Karanfil 3 gram
Safran 1 gram
3 lt içme suyu
1 kg kaya şekeri

Hazırlanışı;
Kakule, tarçın, karanfil, zencefil öğütülür.
Bir tencereye 3 lt içme suyu eklenir. Baharat karışımı ilave edilir.
Su 3′te 2 miktarına inene kadar kaynatılır.
1 kg kaya şekeri eklenir.
Safran eklenir. Altı kapatılır.

Elde edilen şerbet konsantre haldedir, üzerine ağız tadına göre soğuk veya ılık su eklenerek içilir. Konsantre şerbet buz dolabında veya soğuk bir yerde muhafaza edilebilir.

Afiyet olsun 

kaynak: sademutfak.com


3 Kasım 2014 Pazartesi

Vahdet Beyle Aşure






Hava soğuk ama kar çok az. Susuzluk tehlikesi gündemde. Dünya, küresel ısınmayı konuşuyor. Şehre kapanıp kalmaktan sıkılmışım. Uzaklaşsam nereye gideceğim?.. İyisi mi bir dost gönülle muhabbet. Vahdet Beyi arasam mı?

Dükkana telefon açıyorum. Çırak; “ Şimdilerde dağ evine çekildi. Aşureden sonra döner ” diyor. Allah Allah, dağ evi de nereden çıktı?.. Bilirdik zaman zaman uzlete çekilir ama kış günü dağ evi, hani yaz olsa, diyeceğim yayla keyfi… Tuhaf, ne zaman ne yapacağı belli olmaz ki… Çıraktan aldığım numarayı çeviriyorum. 

Vahdet Bey o heybetli sesiyle karşımda:

- Baba, ne iş, kış ortası dağ?..
- Küçüklerin büyükleri hesaba çekmesi yeni mi âdet oldu?..
Aman kızdırmayayım. Haklı. Sorgular gibi konuşulmaz. Toparlanıyor ve usul- edep dairesinde konuşuyorum. Muharremin ilk 10 gününü oruçla ve de zikirle geçirmek için Bolu Dağına sırtını yaslayan köylerden birinde, akrabalarının yanına gitmiş. Yakında dönecekmiş.
Şimdi yanında olmaya nasıl can atıyorum bir bilseniz. Telefon sohbetimizin ortasında kalbimi okuyor:

- Yol durumu seni korkutmazsa çık gel istersen, dağ havası koklarsın.
- Şeyyy, nasıl desem, tabii canım istiyor ama seni rahatsız etmiş olmayayım.
- Rahatsız edecek olsan çağırır mıyım? Hala öğrenemedin; büyükler  “ istersen, dilersen” dediğinde emirdir çocuğum!.. Ne zaman kavrayacaksın?!..
Çok şükür ilk fırçamı aldım. Doğru söylüyor. Davet büyükten gelmişse, üstelik nezaket gösterip dilersen demişse, koşup gitmek lazım.
Yol durumu nasıldır?.. Sis, yağmur, buzlanma? Tedirginlikler kemiriyor zihnimi. O an kuantumla ilgilenen bir dostun sözleri çınlıyor kulaklarımda: Evren; bakışın biçimini alan boşluk! Görüntü olumsuz da olsa olumlu bak, göreceksin her şey düzelecek!
Ya Allah, deyip fırlıyorum yerimden. Bismillah, yola çıkıyorum. Şartlar ne olursa olsun maksat gayeye varmaksa, teferruatı takıntı etmeye hiç gerek yok. 
Hava pek iyi değil ama mesafe aldıkça kolaylaştığını hissedebiliyorum. 3 saate yakın süren yolculuk sonunda Bolu Dağına tırmanıyorum. Kışın güzelliğini burada seyredeceksin. Karla örtülen evler, beyaza bürünen çam ağaçları ve sisli zirveler…

İkindi namazında Bolu Dağı yamacındaki bir türbede buluşmak üzere sözleştik. Abant sapağının simetrisinde yer alan yoldan yukarı tırmanıyorum. Çam, gürgen, sedir ve meşe ağaçlarının ortasına saklanmış bir mekan burası. Hani tabela olmasa burada eski bir tekke ve büyük bir zatın türbesi olacağı hiç hatıra gelmez. Köylüler doğal ürünler pazarlıyor türbe girişinde. Yoğurdun, tarhananın, peynirin, kurutulmuş meyvelerin hası burada!.. Kara, soğuğa aldırmadan çeşitli diyarlardan ziyaretçi akınını farklı araç plakalarından seziyorum.

Ezan okunuyor. Şadırvanda buz gibi suyla abdest, üzerime çöken yol yorgunluğu ve gafleti yıkayıp arıtıyor. Çivi gibiyim, canlandım. Cami girişinde kucaklaşıyoruz Vahdet Beyle. Hal- hatırdan sonra içeri geçiyoruz. Burası küçük bir cami… Ahşap dekore edilmiş. Enteresan olan; camiin orta yerinde  kocaman bir ağaç gövdesi.. Mescidi inşa ederken ağacı kesmeye kıyamamışlar. Ona bir boşluk bırakıp çatıyı öyle yükseltmişler.

Namaz sonrasında adet olduğu üzere cemaat birbiriyle musafaha ediyor. 10-15 kişi ancak varız. Ayaküstü tanışma ve selamlaşma Vahdet Beyin etrafında yoğunlaşıyor. Önceden tanışmadıkları halde herkesin ona yönelişi garip geliyor bana. Anlıyorum ki; Hakkın Nurunu yansıtan mahaller mıknatıs gibi çekiyor insanları!.. Kelebekler nasıl ışığa üşüşürse gönül ehline de doğal bir yöneliş oluyor kendiliğinden.


İmam, aşure vesilesiyle küçük bir merasim yapılacağını bildiriyor. Dışarı çıkıyoruz. Camiin hemen yanındaki açık mezarlıkta yeşil parmaklıklarla çevrili türbede toplanıyoruz. Levhada şöyle yazıyor: TOKADİ HAYREDDİN (K.S.) Önceleri adını duyduğum bu zatın, Halveti Şabani yolunun kurucusu Şeyh Şaban-ı Velinin mürşidi olduğunu, ilim- hakikat yolunda uzun bir tahsil süreci yaşadığını, pek çok mürşidden feyizlendiğini okuyorum levhadan. İmam Efendi Muharrem ayı ve aşure üzerine kısa bir konuşmadan sonra duayı Vahdet Beye bırakıyor. Bizim ki öyle bir dua ediyor ki; iliklerimize kadar titriyoruz dokunduğu manalarla. Fatihadan sonra okuma odasına yöneliyoruz.

Burada sıcak soba başında Vahdet Bey Muharrem Ayı ve Ehli Beyt Sevgisi üzerine hoş bir sohbet açıyor. İnsanlarla kaynaşmasına, herkesin dilinden konuşmasına hayranım. Köylü ile köylü, avam ile avam, çocukla çocuk, büyükle büyük olurmuş Hakikat Ehli. Herkesi sığdırırmış okyanusa dönüşen gönlüne.

Mest oluyor dinleyenler. “ Akşama da kalın ” diye ısrar ediyorlar ama kırmadan mazeret bildirerek müsaade istiyoruz. İftarda yemek üzere yanımıza bir kap aşure veriyorlar.

Türbeden köye doğru yol alıyoruz. Yukarı çıkıldıkça kar yoğunlaşıyor, görüş alanı daralıyor. Küçük, şirin bir dağ köyü burası. Evler genellikle ahşap iskelete tuğla dizeme. Çatılardan buzlar sarkıyor. Akrabaları ile tanışıp bizim Vahdet Babanın mekanına çıkıyoruz. Biraz yüksekçe bir ev. Biz gelmeden soba yakılmış, yemekler hazırlanmış.
Hava kararıyor. Ezan yaklaşırken sofrayı birlikte kuruyoruz. Kızılcık tarhanası çorba, bol salçalı kuru fasulye ve envai çeşit sebzeden hazırlanan turşular. Pilavın yanına da erik hoşafı. Daha ne isteriz?..  İftar ediyoruz. Akşam namazından sonra sobayı takviye ediyor ve  üzerine çaydanlığı koyuyor. Tüpgazın yalancı alevinde değil, hakiki ateşte demleyeceğiz çayı.
Şöminenin âlâsı burada. Köylüler ocak diyor. Vahdet Bey ocağa birkaç dal odun atıp ateşliyor. Soba varken gerek yok belki ama lâhûtî bir atmosfer oluşsun istiyor herhalde. Ocaktan alevler yükselmeye başladığında lambayı kapatıyor. İşte şimdi oldu diyorum. Dışarıda atıştıran kar, ıslık çalan rüzgar, duvarlara yansıyan alev gölgeleri ve sırtımızı yasladığımız hasır yastıklar. Bundan iyisi can sağlığı…
Kalkıp sobanın üzerine kestaneleri diziyor. Çaydanlık üfürmeye başladı bile. Çayı demliyorum… Aşureden tadarken söze giriyor:

- Eeee, anlat bakalım, neler düşünüyorsun?
- Madem dağa çağırdın, yolda dağ üzerine düşündüm.
- Güzeeeellll….Neler buldun bakalım?..
- Dağ; hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Sular dağdan kaynıyor, ağaçlar dağda yetişiyor.
- Evet.
- Rasül ve Nebilerin hayatında da çok yer işgal etmiş dağ!
- Güzel, devam et…
- Musa (as) , Tur Dağında vahye muhatap… İsa (as) , Zeytin Dağında havarilerine vaaz ediyor. Efendimiz (sav) Hira’da ilk vahiyle şerefleniyor. Hicrette Sevr dağı ve mağarası önemli… Ne bileyim, nebiler ve dağlar iç içe geçmiş sanki?..
- Neden sence?.. Ayetlere baktın mı?
- Baktım ya, mesela şöyle bir ayet var: ” Dağları birer çivi yaptık!” (Nebe’-7)
- Nasıl anladın sen çiviyi?..
- Fay hatları var yer kabuğu boyunca uzanan. Bunların kesiştikleri yerde dağlar var!.. Dağlar adeta ek yerlerine çakılan çivi gibi, perçin gibi…
Bilimsel bir şeyler buldum, belki hoşuna gider de taltif eder diye beklerken surat asıyor.
Hiçbir şey demeden yerinden kalkıyor ve çayı getiriyor. Kızaran kestaneleri de… Bardağa çayı dökerken soruyor:
- Kur’ an coğrafya kitabı mı?
- Hayır, haşa!
- Fay hatları ile ayet izah ediyorsan Kur’an coğrafya kitabı olur.
- Ama, bilimsel gerçekler de var Kur’anda…
- Yerim senin bilimini! Öteleme! Kendinde bulacaksın gerçeği! Anladın mı, kendinde! Öteye ittiğin anda düşersin esfele… Ayeti bilimle, fayla izah, düşmeyesin!
- Peki ne demek ister bu ayet?..
- Sen bulacaksın!
- Büyüklerimiz daha iyi bilir, lütfetsen de dinlesek!
- Kolay yol…Biri anlatsın, öğreniver… Ohh ne kolay… Çalıştır saksıyı…
- Yok ben teslim olayım…
Kızsa da “Sen bilirsin ” demem Ona ayrı bir keyif veriyor, farkındayım. Tecrübeyle hakikatine erdiği konuları anlatmaya bayılır… 

Ocağa bir dal daha sürüp başlıyor:

- Dağ; benliktir. İnsan ömür boyu dağı aşmaya çabalar. Ama kolay değil. Önce bir kere benliği fark etmek kolay değil. Aşman gereken bir benliğin, egon olduğunu fark edecek, sonra da onu aşmanın yollarını arayacaksın.
- Allah’a giden pek çok yol var!
- Yanlış! Yollar çok, evet hepsi Allah’a doğru. Dönüş sadece Ona, inansan da inanmasan da kaçış yok. Ama Allah’a çıkan hakiki yol tek!
- Sırat-ı Müstakim.
- Evet, sırat-ı müstakim; İslam!
- Öteki yollar ne o zaman?..
- Patikayla, şoseyle işin ne? Düz yol, Sırat-ı Müstakim otobanı dururken? Bırak o yollarda yürüyenleri, sana otoban açılmışsa baz gaza!
- Eyvallah!.. Yürüyorum, kim tutar beni?..Heeeyyy!..
Kestanelerle çay da iyi gidiyor hani. Hava iyice karardı. Mehtap karlı zeminde bir başka güzel. Dışarıdan pencereye savrulan kar tanecikleri ay ışığında billur pırıltılar serpiyor.

Vahiy; dağda inzal oldu ise; benliği aşınca çıkacak özünden hakikat bilgisi diyebilir miyiz ?
- Evet, öyle…
- Söyle bakalım, nasıl çıkacaksın dağa?..
- Dağ hakkında bilgi veren kitaplar alırım, okur, çıkarım!
- Bolu Dağını en iyi buranın köylüleri mi bilir, yoksa bir iki kere turlayıp oturduğu kentten turizm rehberi yayınlayan mı ?...
- Tabii ki buranın yerlisi iyi bilir!
- O halde?..

- Dağı aşmam için; dağı aşmış kimseyi bulup kılavuz edineceğim.
- İşte bu!.. Yoksa harita ile kitapla da çıkarsın ama nerede buzul var, uçurumların hali ne, fırtına ne yandan eser, bunlara vakıf olamayabilirsin!
- Fırtına; vehim… Buzullar da şeytanî, nefsî isteklerimizin kaygan zemini olsa gerek.
- Aynen öyle…
Tavşan kanı çayla içimiz ısındı. Oda yeterince sıcak… Dışarıda fırtına sürüyor. Uzaktan gelen kurt ulumalarına tedirgin çoban köpeklerinin canhıraş havlamaları karışıyor. Vahdet Bey yerinden doğruluyor.
- Kalk, zikredelim biraz.
Kalkıyoruz. Ellerini ellerime birleştiriyor. Bilek güreşi tutuşu gibi çapraz kavrıyor. Hafiften Allah, Allah, Allah, Huuu diyerek dönüyoruz…Sımsıkı tutuyor avuçlarımı…Bazen iter gibi savuruyor, bazen kendine çekiyor. Sema etmenin bu tarzını da yeni öğreniyorum.
- Şems ve Mevlana gibi mı olduk, diye fısıldıyorum…
Sus diye işaret ediyor… Kelime-i Tevhidden Hasbunallaha dek bir dizi zikir yapıyoruz. Merkezkaç kuvveti uyguluyor dönerken… Güneşin dünyaya uyguladığı gibi…Bazen sertçe vuruyor ayaklarını. Ahşap zemin deprem olurcasına sallanıyor…Dönerken ayaklarımın yerden kesildiğini, kendimden geçtiğimi hissediyorum.

Yavaşça oturuyoruz. Diz çöküyor. “ Tefekkürü Mevt “ diyor. Ölüm tefekkürü yapıyoruz birkaç dakika. Önce Kâdirî gibi ayakta zikrettik, sonra Mevlevî olup döndük, şimdi de  Nakşi gibi yerde, sessiz zikrediyoruz. Bol bol Salavat- ı Şerife yolluyoruz Alemlerin Efendisine. Vahdet Bey yanık sesiyle kaside çekiyor:
Medine’ye varamadım / Gül kokusun alamadım
Ben Rasule doyamadım / Yaralıyım, yaralıyım, yaralı
Kabenin örtüsü kara / Açtı yüreğimde yara
Bulunmaz derdime çare /  Yaralıyım, yaralıyım, yaralı
Salavatlardan tekbire geçiyor, Itri’nin ölümsüz bestesiyle Tekbir getiriyoruz. Allahu Ekber Allahu Ekber La ilahe illallahu vellahu ekber, Allahu Ekber ve lillahil hamd! Bu defa sıra bende. Son dönemlerde vird edindiğim ilahiye başlıyorum:

Sevdim seni mabuduma / Canan diye sevdim
Bir ben değil alem sana / Hayran diye sevdim
Evlad u ıyalden geçerek / Ben Ravzana geldim
Ahlakını metheyleyen / Kuran diye sevdim.
Kurbanın olam Şah-ı Rusul / Kovma kapından
Gül yüzlü melekler sana / Hayran diye sevdim…

İlahi ve kasidelerden sonra kısa bir aşri şerif okuyorum. “ Dikkat ediniz, Allah Dostları için korku yoktur! Onlar mahzun olacak da değillerdir” mealindeki ayete gelince Vahdet Bey gözyaşlarını tutamıyor. Işıkları açıyor. 

Kendime geldiğimde soruyorum:

- Nakşi-Kadiri- Mevlevi; bir dizi ekolü birleştirdik bu akşam, hikmeti ne?..
- Bugün ne günlerden?..
- Aşure!
- Nasıl pişer?
- Tatlısından meyvesine, tahılından baklagile, baharatından kurutulmuş ete kadar, ne varsa katarsın içine…

- Yani aşure; bütün manaları cem etmek öyle mi?...
- Eveeeet, diyorum hayretle…

- Asıl aşurenin ruhu bu işte… Bütün gönülleri bir eylemek, hoş görmek, bir görmek, hak görmek için zuhura çıkan ne kadar mana varsa cem etmek!
Aşureye getirdiği batini yoruma bayılıyorum. Saat gecenin 01 i…Gözümde bir gram uyku yok. Ne yapsak bilmem ki.
- Kalk giyin, dağa çıkalım, diyor.
- Neeee? Bu saatte mi?..

- Bir de AN BİLİNCİNDE YAŞAMAK diye Asr Suresi anlatırsın! Ne saati? An  nerede kaldı?..
Kızarıyorum. An bilincini yazdık ama gecenin bir yarısı dağa çıkalım demedik ki… Hem bu saatte kurt sürüleri gezinmez mi?.. Ya üşütürsem?...
- Korkma silahımız var, deyip köy evlerinden hiç de eksik olmayan çifteyi omzuna alıyor.
Giyinip çıkıyoruz. Kapıdaki köpeğin zincirini çözüyor. Yanımıza alıyoruz hayvanı.
- Bana silah da köpek de gerekmez ama sen korkma diye bunları alıyoruz.
Yüzüme vurmasa olmaz. Bastırmak için söze giriyorum:
- Bu köpek de Kıtmirimiz mi?...Hani Ashab-ı Kehfin köpeği varmış ya?
- Ashab-ı Kehfin gençleri ödlek değildi. Bırak kurdu, onlar zalim kraldan dahi korkmadı.
Yine mahcup ediyor. Ashab-ı Kehften de tutturamıyorum. Kar, ayaklarımızın altında kütür kütür ses çıkarırken, köy ışıklarını ardımızda bırakıp dağa tırmanıyoruz. Yüzümü yalayan rüzgar jilet gibi kesiyor. Vahdet Bey anlatıyor bir yandan;

- Allah Dostlarına korku ve hüzün yok diye ayet okudun… Allah Korkusu (Haşyetullah) kalbine taht kuran; Allah’ın mahlukatından korkmaz!... Haşyet duyacak düzeye gelsen, kurtlar, çakallar önünde yere kapanır, anlıyor musun?..
- Aman kurt görmeyelim de, yere kapanmasın, istemem!

Gülüyor. Çözemiyorum Onu. Bak çok akıllı, bak delice işler yapıyor. Gecenin bir yarısı dağa çıkmak, Allah’ım Ya Rabbim ne günahım vardı benim?.. Ormana dalıyoruz. Ortalık iyice karanlık. Biraz yürüdükten sonra küçük bir çeşme başına geliyoruz. Ağaçlar sık olduğundan kar yok çeşme civarında. Derme çatma bir çoban kulübesine giriyoruz. Seccadesini seriyor.
- İki rekat nafile kılalım, deyip namaza duruyor.

İşe bak!… Dağ başında, karlı gecede kıyam etmek! Kurt ulumalarını duyarken namaza durmak. Ne yapalım geldik bir kere. Niyetlenip yöneliyorum kıbleye. Ömrüm boyunca unutamayacağım namaz herhalde bu olur.
Çeşmeden su dolduruyoruz kabımıza. Dönerken kardan bahsediyor:
- Kar; Safiyedir! Safiye gibi beyaza boyar her yanı… Örter çirkinlikleri, kiri pası. Ve güzel gösterir her şeyi … Safiyeye eren de böyledir… Kimse ile uğraşmaz…Örter ayıpları…
Ve şefkatle sarar Allah kullarını… Merhametle kuşatır tüm mahlukatı!...
Karın Safiye boyutunu sembolize edişini öğreniyorum böylece. Mehtap, bulutların ardına saklanırken üzerime yıldızlar yağıyor küme küme, burç burç...
Eve geldik. Yaşadıklarıma hayretteyim. Karlı gecede, ıssız dağ başında namaz ve böyle bir aşure idraki!.. Uykuya çekiliyoruz.
Sabah namazını köy camiinde eda ediyoruz. Gün ışımadan İstanbul’ da olmalıyım. Müsaade istiyorum. Vahdet Bey içinde dağ geçen bir ayetle beni uğurluyor:

- “ Şayet biz Kur’anı bir dağa indirseydik; Allah Haşyetinden o dağın paramparça olduğunu görürdün!...” (Haşr-21) Böyle başlayan Haşr Suresinin son ayetlerini sabah- akşam okumayı ihmal etme! Yolun açık olsun! Benlik Dağını aşıp menzile varanlardan olasın!..

Mehmet DOĞRAMACI


http://purneva.com/